Babamı İsmailağa’da Ergenekon Katletti

2006 yılında İsmailağa camiinde verdiği sohbet esnasında bıçaklanarak katledilen Bayram Ali Öztürk Hoca’nın oğlu cinayet ve İsmailağa cemaati hakkında çarpıcı açıklamalar yaptı, gündem olacak iddialarda bulundu.

Yıl 2006… 3 Eylül pazar günü İsmailağa Camii’nin içinde Türkiye gündemini aylarca işgal edecek iki cinayet yaşandı. Cemaatin önde gelen hocalarından Bayram Ali Öztürk, sabah namazından sonra verdiği sohbette, cemaatin arasına bulunan Mustafa Erdal isimli bir şahsın kalbinin üzerine sapladığı 34 santimlik bıçak darbesiyle katledildi.

Katil de hemen oracıkta linç edilerek öldürüldü. (Emniyet her ne kadar kafasını mihraba çarparak öldü raporu verse de Adli Tıp raporunda Erdal’ın linç edildiği belirtildi.)
Cinayetler sonrasında cemaat mensubu onlarca isim gözaltına alınıp sorgulanırken her iki cinayetle ilgili dava devam ediyor ve hiç kimse henüz mahkumiyet almış değil.
3,5 yıl önce gerçekleşen olaydan sonra, kamuoyu cemaatin önde gelen hocalarından birisinin öldürülmesinden daha çok katilin linç edilmesini ve İsmailağa’yı konuştu. İrtica yaygaralarının koparıldığı dönemlerde sık sık irdelenen İsmailağa cemaati bu olaydan sonra uzun bir süre gündemde kaldı.

2007’de uzatmalı olarak yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin arifesinde Türkiye; faili oracıkta linç edilen bir cinayetle birlikte sarık, cübbe, şalvar, çarşaf üzerine yapılan gizemli haberlerin yanı sıra cemaatin yapısı ve kurduğu iddia edilen kadı mahkemelerine ilişkin haberlere tanık oldu.
Aradan geçen süreçte bu cinayet unutulup gitti. İsmailağa şimdilerde Cübbeli Ahmet Hoca ve Erzincan davasıyla gündeme gelirken Bayram Ali Öztürk’ün öldürülmesi olayı cemaat dahil herkesin gündeminden düştü. Bir tek kişinin dışında. Bayram Ali Öztürk’ün tek oğlu olan Mahmut Öztürk…
Olayla ilgili olarak bu zamana kadar suskun kalan Mahmut Öztürk sessizliğini Haber 7’ye bozdu.
Genel Yayın Yönetmenimiz Ünal Tanık’la birlikte evinde görüştüğümüz Mahmut Öztürk, cinayet ve İsmailağa cemaati üzerine çok çarpıcı açıklamalarda bulundu. Babasının özel eşyalarının yanı sıra kanlı gömlek, cübbe, sarık ve şalvarını gösterdi.
Babasının çok etkin ve söz sahibi olduğu İsmailağa cemaatine cinayetin ardından gittiğini bunun öncesinde sadece cemaatin önderi Mahmut Efendi’yle (Ustaosmanoğlu) tanıştığını belirten Öztürk, babasının da bir çok karanlık olay ve faili meçhul cinayeti işlediği iddia edilen Ergenekon yapılanması tarafından katledildiğini düşünüyor. Örgütün İsmailağa cemaatinin içine sızdığını ve yüzde 5’lik kısmını kontrol altına aldığını öne süren Öztürk, “Necip Hablemitoğlu’nu öldüren zihniyet babamı da çok rahat öldürür” diyor.
Cemaat ile bir alıp veremediğinin ve bireysel anlamda bağının olmadığını, “manevi babam” dediği Mahmut Efendi dışında hiç kimseyi de muhatap almayacağını söyleyen Öztürk’ün en çarpıcı iddialarından birisi de, Mahmut Efendi’nin babasının öldüğünden ya da öldürüldüğünden haberdar olmadığı…
CİNAYET İSMAİLAĞA’YA DİKKAT ÇEKMEK İÇİN İŞLENDİ

– Dikkatleri cemaate çekip, burada bir sıkıntı olduğunu insanlara anlatmak istediler. Öyle olmadı mı?

– Babamın katledilmesinden sonra Türkiye uzun bir süre Çarşamba’yı ve İsmailağa cemaatini konuştu. Neler yaptılar. Bu cemaat böyle, yok işte kadı mahkemeleri falan. Arkasından neler çıkardılar. Katili masum ilan edip cemaati de katil ilan ettiler…
kullan
BAŞA GEÇME DERDİ YOKTU
Medreseden gelmemiş olmasına rağmen babam ehli sünnet konusunda cemaat içinde en radikal hocaydı. Kürsüden, “Şeyhi yaşarken aklından, “hocam vefat ettikten sonra acaba ben mi?” diye geçirirse bile o adam bitmiştir, sıfır olmuştur” diyor. Hatta “Şeyhi yaşarken kendini şeyh gören şerefsizdir” diye de bir lafı vardır.
POTANSİYELİM OLSAYDI BENİ DE BİTİRİRLERDİ
Babam vefat ettikten sonra “hoca oğlu” muamelesi görmemek için kendimi sakındım. Ama “Hocam” deyip elimi öpmek isteyen de oldu, “tu Allah kahretsin Bayram Hoca’nın oğlu sen miydin!” diye yüzüme tüküren de. Ben ne hürmet istedim ne de hakaret. İlmim falan da yok. Zaten öyle bir potansiyelim olsaydı beni de bitirirlerdi.
CEMAATİN YÜZDE 5’İ ONLARDAN

Necip Hablemitoğlu’nu öldüren zihniyet babamı da çok rahat öldürür. Hablemitoğlu ADD’nin yönetim kurulu üyesiydi. Şimdi bazı bağlantılar, alakalar ortaya çıkınca eşi de ADD’den istifa etti. Benim de amacım İsmailağa cemaatinin içindeki pisliklerin temizlenmesi. Pislik dediğim de Türkiye’deki bir çok cinayetin faallerine çalışan yüzde 5’lik kısım. Yoksa 95’le hiç bir işimiz yok. İnsanlar Türkiye’nin dört bir yanından Allah kelamını öğrenmek için geliyor oraya.
KATİLİN GÖĞSÜ ÜZERİNDE SIÇRAMIŞLAR

Katilin linç edilmesiyle ilgili olarak bir kişi tutuklandı. Bir süre sonra da tahliye edildi. Mustafa Erdal’ı kendi adamları linç etti. Adli Tıp’ın ölüm raporunda bir kişinin zıplayarak göğüs kafesine bastığı yazıyor. Yani orada hemencecik öldürülmüş. İlla ki cemaat içinde olay esnasında gerek babamı korumak gerek sinir anı ile vurmalar olmuştur ama o esnada birileri öldürücü darbeyi de indiriyor. Şimdi mezarı bile yok doğru düzgün. Gittim baktım taş bile koymamışlar. Sahip çıkan da yok.
VURULMA ANI VARMIŞ!

Babamın vurulma anına dair cep telefonu görüntüsü olduğunu duydum. 8 ay önce Bursa’da görmüş birileri. Bekliyorum. Bakıyorum ne zaman servis edecekler.
AİLESİYLE ASLA GÖRÜŞMEM

Hazreti Hamza’yı şehit eden Vahşi sonradan Müslüman olsa da Peygamber Efendimiz kendisini görmek istemedi. Benim için de aynı öyle. Ailesi doğru düzgün insanlar olabilir ama asla görüşemem. Görüşmedim de.
MAHMUT EFENDİ’NİN HABERİ YOK!

Cinayetten sonra Mahmut Efendi (Ustaosmanoğlu) ile üç kere görüştüm babamın öldüğünü ya da öldürüldüğünü söyletmediler. Etrafındakiler “sus çok üzülür” deyip bana engel oldu. Bir anlam da veremedim. Babamın vefatından bir buçuk ay sonra yanına gittim. O zaman “Baban nasıl, iyi mi?” diye sordu.
Baktım hiç haberi yok. Konuşmadım da yanında pek. Sonra 31 Aralık 2007’de bir kere daha gittim. Babamdan kalan 20 bin adet kitabı ne yapacağımızı konuşmaya gittim. Bana “Baban ne yapıyor. Niye hiç gelmiyor. Selam söyle” dedi. Şaşırdım. Sinirlendim de. Ayrıldıktan sonra telefon geldi, “geri dön gel” dendi. Gittim aralarında “Doğru düzgün bir şey söylemediniz. Efendi’ye bilgi vermediniz” diye tartışıyorlardı.
İsmail Müftüoğlu (Refah Partili eski Adalet Bakanı. Saadet Partisi GİK üyesi ve Mahmut Ustaosmanoğlu’nun hukuk müşaviri) “Oğlum sen yanlış anlama” dedi. Üçüncü görüşmemizde sadece öyle bir gördüm kendisini hiç konuşmadık.
LE FİGARO’YA KONUŞMAMIŞTI, TEDİRGİNDİ

Tarihini tam net olarak bilmiyorum ama 1995 veya 96 olması gerek, Fransa’nın Le Figaro gazetesi muhabirleri İsmailağa’ya gelip cemaatle ilgili bilgi almak istediklerini söylüyorlar. Babamın da akademik kariyeri olduğu için, yabancı dil de var… Bayram Hoca görüşsün deniliyor. Babama bir iki soru yöneltiyorlar. Bakıyor Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi halinde cemaatin Avrupa ülkeleri için nasıl bir sıkıntı olacağını ölçmek istiyor gazeteciler, babam konuşmayı bırakıyor. Bu olaydan sonra babam sürekli tedirgindi.
kullan
Evinde Haber 7 Editörü Ersin Çelik’in sorularını yanıtlayan Mahmut Öztürk, babasının öldürülmesine ilişkin davayı yakından takip ediyor. Öztürk, mahkemeye sunulan iddianameyi ve belgelerin yanı sıra medyada çıkan haberleri de elinin altında tutuyor. (Fotoğraflar: ÜNAL TANIK)

CEMAATE HİÇ KARIŞMADIM
Babam vefat ettiğinde 29’umu bitirmek üzereydim. Bir şirkette çalışan sade bir adamdım. Cemaate hiç karışmadım. Beni tanımıyorlardı bile. Olaydan sonra “a oğlu sen miydin!” diye hayret edenler oldu. Epilepsi rahatsızlığım vardı ve babam beni bu yüzden rahat bıraktı. Kot pantolon da giyiyordum, beni hiç sıkmadı. Kız kardeşim hafız. O kurslara gitti. Ben gidip gelmedim. İmam hatibi bitirdim.
Cübbeli Ahmet Hoca’nın ismini biliyordum ama hiç tanımazdım. Belki de babama layık olamadım o yüzden aralarına dahil olamadım ama girmek de istemedim. Şimdi “iyi ki de girmemişim” diyorum. Çok büyük insanlar sandığım için yanlarına gitmeye utandığım, kendimi layık görmediğim yere şimdi isteyerek gitmiyorum.

OF’LU DEĞİLSEN ÇOK EŞİK ATLARSIN

Babam medreseli değildi. Babamın akademik kariyeri olduğu için cemaat içinde bir çekememezlik vardı. Bırakın onu milliyetçilik çok üst noktada. Of’lu değilsen zor. Of’lu bir şey yapıp dahil olacaksa Erzurumlunun 10 eşik atlaması gerekiyor.

CİNAYETTEN SONRA İHRAÇ EDİLENLER OLDU

2006’nın 3 Eylülünde İsmailağa Vakfı’nda görevli olan, bugün cemaate bile giremeyen insanlar var. O zamanlar Mahmut Efendi’nin şoförü olan şahıs şimdi İsmailağa camisine bile giremiyor. İhraç edildi. Bu adamların da araştırılması lazım. Vakfın o zamanki başkanı cinayetle ilgili ifade bile vermedi. Ağırıma giden şu; Yoksa ben de bilmiyorum. Sonuçta bu bir takdiri bir ilahi ama sıradan bir cinayet gibi görülmesi…

SAMİMİYETSİZ İNSANLAR DOLU

4 yıla doğru giden bir süreç var ve gördüklerim, yaşadıklarım kararlarımda belirleyici oldu. Samimiyetsiz insanlar yetki ve söz sahibi ve yalandan oradalar. Benim bir intikam hırsım yok. Çizgiyi çektim bitti. Benim tek derdim; ortaya çıkan malum örgütlenmelerin cemaat içindeki kolunun deşifre edilmesi ve haliyle de babamın gerçek katillerin ortaya çıkarılması.

BABAM ADINA YARDIM TOPLUYORLAR!

Arıyorlar. “Cemaatte baban adına para toplanıyor, bu konuya el at.” diyorlar. “Bayram Hoca adına kütüphane yapılacak” diye eğitim gören kızların kollarından bileziklerin alındığını duydum. Bizim ailesi olarak yok öyle bir talebimiz.
kullan
SÖZÜNE GÜVENMEYİP İMZA ALDILAR
İlginç bir şeyden bahsedeceğim. Tarih 14 Ağustos 2006. Yani babamın vefatından 20 gün önce. İsmailağa’da üst katta babamın kitaplarının olduğu bir oda vardı. Oradan çıkmasını istiyorlardı. Babam bir gün telefonda telaşlı telaşlı konuşurken şahit oldum; Tamam çıkacağım ama çok zor.Siz beni çağırdınız buraya. Bu kadar kitabı götürmek kolay mı?” falan dedi. Sonra da bana dönüp, “sanki biz evde dansöz oynatıyoruz. Kendileri çağırdılar sonra da çok diyorlar” diye dert yandı. Babam İsmailağa Camii’nin üst katından vakıfa geçiyor ve orada bizim bir ahbabımızı görüyor. “Muzaffer Muzaffer, Bak Hızır Hoca benim ellerimde can verdi. Hızır Hoca’nın şahsında Muhammed Mustafa öldürüldü benim için. Ama şunu da bil ki bugün Bayram Hoca da öldü. Benim sözüme itimat etmeyip kağıt imzalattılar.” diye dert yanıyor. O tutanak şimdi bende. Vakfın başkanı, babam ve iki de şahidin imzası var. Koskoca Bayram Hoca’ya güvenmeyip, imzasını almışlar.
DUA BİLE ETMİYORLAR
Dualardan sonra, amcasını oğluna, dayısının kızına, ona, buna, şuna herkese var… Ama bir demiyorlar ki “Hızır Hocamıza ve Bayram Ali Hocamıza” gitsin. Ben duymadım. Allah rızası için bir 3 Eylül’de Yasin okuttular mı?
Vakfın yöneticileri sene-i devriyesinde bir program yapmadı. Yapmazlar çünkü aralarında “biz de kurtulduk o da kurtuldu” diyenler var. Babamı zapt edememişler. Satın alamamışlar. İşadamlarının karşısında el bağlayan hocalar var ama.

MAHMUT EFENDİ MANEVİ BABAM

İsmailağa’daki hocaların hiç birini tanımam. Benim için sadece Mahmut Efendi var. Adım da zaten ondan geliyor. Saygı ve hürmetim sonsuzdur. Herkes ona manevi baba der bizim için aynı zamanda maddi destek boyutu vardır.
İstanbul’a ilk geldiğimizde maddi yardımları hep olmuştur. Cemaat içinden onun dışından gelen hiç bir talebe cevap vermem. Mahmut Efendi seninle görüşmek istiyor desinler arabayı dahi çalıştırmadan koşa koşa giderim. Ama ikinci, üçüncü adam falansa hayatta. Sokağıma gelseler karşılarına çıkmam.

CÜBBELİ AHMET’LE NEDEN BİR ARAYA GELDİ?

O bizim Cübbeli Ahmet Hoca ile ilk kez yan yana gelmemiz oldu. Bazı gazeteler cinayeti Cübbeli Ahmet azmettirdi minvalinde haberler yapınca beni aradılar, “Cübbeli Ahmet Hoca ile bir araya gelirsen çok iyi olacak.” dediler.
Dedikoduları önlemek adına… İsmailağa’ya ilk gidişimdi. Orada görüştük. Gazeteciler resimlerimizi çekti. Dedikoduları ve yalan yanlış haberleri bitirmek için yapıldı.
“HÜLYA AVŞAR DA BİZİM İNSANIMIZ” DERDİ

Hemen her gazeteyi ayırt etmeden okurdu. Gündelik yaşamı da dikkatle takip ederdi. İlgisini çeken haber ve köşe yazılarını da keser saklardı. Binlerce öyle kupür var. Bir gün Hülya Avşar’la ilgili bir haber okurken ben şaşırınca, “Oğlum o da bizim insanımız ve tıpkı bizler gibi Allah’ın kulu. Biz ona vesile olsak iyi mi olur kötü mü olur sen bana onu söyle” dedi.

Kaynak : Haber 7

Bayram Ali Öztürk Hocanın Hayatı
I. GENEL BİLGİLER[1]

A. ÇOCUKLUĞU VE AİLESİ

Öztürk ailesi, Of’un Sivrioğulları sülalesine mensuptur. Daha önceden Türkmenistan’dan Konya Karaman’a oradan Trabzon Akçaabat’a sonra Of ardından da Sakarya’ya göç etmişlerdir. En eski büyükler ise Azerbaycan’dan gelmedir.[2]Bayram Ali Öztürk’ün dedesinin babası Kasım Öztürk, dedesi Hamit Öztürk, babası ise Mehmet Ali Öztürk’tür.[3]

Hamit Öztürk iki hanımla evlenmiştir. Bilal Öztürk ve kardeşleri Ülfi Hanım’dan, Mehmet Ali Öztürk ve dört kız kardeşi ise Ayşe Hanım’dan dünyaya gelmiştir.[4] Hamit Öztürk’ün ikinci kez evlenmesi üzerine Mehmet Ali Öztürk dört kız kardeşini de alarak 1940’lı yıllarda Sakarya’nın Akyazı ilçesine göç eder. Hamit Öztürk ise daha sonra Sakarya’ya gelerek ve çocuklarıyla görüşür ve oraları beğenmesi üzerine Trabzon’daki hanımı ve çocuklarını alarak 1945 yılında o da yerleşir. Mehmet Ali Öztürk ekonomik sebeplerden ötürü Akyazı’dan Karasu’ya göç etmiştir. Karasu’da ormandan ağaç kesip, odunculuk (marangozculuk) yaparak geçimini sağlardı. Köyde sözü dinlenen, sayılan, babayiğit, lider vasıfları olmasının yanında; Sakarya nehrinde ani bir taşkın olması üzerine, hayvanları nehirden sandalla kurtarmasıyla da pehlivanlık yönü kuvvetli bir insan olduğu bilinmektedir. İlmi tahsili konusunda bir bilgimiz mevcut değildir, ancak ibadetlerini yerine getirip, aksatmamaya dikkat ederdi.[5]

Mehmet Ali Öztürk’ün Hatice Hanım ile evliliğinden Havva, Zinnure ve Bayram Ali adında üç çocuğu olmuştur. Küçük yaşlarda Havva Sakarya nehrine, Zinnure ise turşu kazanına düşerek vefat etmişlerdir. Bayram Ali Öztürk 1 Mart 1952’de Sakarya Karasu’nun Konacık köyünde doğmuştur. (Bir rivayete göre bayram günü başka bir rivayete göre ise annesinin babasının -dedesinin- ismi Bayram olması hasebiyle adı Bayram koyulur). 5 ay sonra ise ağustos ayında babası Mehmet Ali Öztürk 22-23 yaşlarında irsî olan porfiria hastalığına yakalanmış, odun keserken bacağını kesip yaralanması sonucu ise ağırlaşmış ve vefat etmiştir. Kabri Karasu’nun Konacık köyündedir. Henüz beş aylıkken yetim kalmasının ardından iki yıl sonra da annesinin tekrar evlenip evden ayrılmasıyla yetim ve öksüz kalan Bayram Hoca’ya, iki-üç yaşlarından itibaren çocukluk yıllarında hâlâ Sakarya’da ikamet eden halası Kâniye Hanım ve babaannesi bakmıştır. On iki-on üç yaşlarından itibaren evlenene kadar ise şehirde okumak için yanında kaldığı amcası Hacı Bilal Öztürk babalık yaparak onu okutmuştur.[6]

Kâniye Hanım Bayram Hoca’nın çocukluğuna dair bilgileri birkaç cümleyle şu şekilde ifade eder: “Yaramaz bir çocuk değildi. Bir tek bana gelirdi. Annesi evlenince Bayram Ali Hoca’yı vermediler ve babasının tarafında kaldı. Evlenene kadar da yanımdaydı. Yazları benim yanımda kışları amcasının yanında kalırdı. Vefat ettiğinde içimde bir darlık oldu, bunaldım. Bana “halaların halası” derdi. Babası vefat ettikten sonra hep kafası eğikti. Garipliğini hissettirdi. Doğru düzgün güldüğünü hiç görmedik.”[7]

Amcası Hacı Bilal’in oğlu Mahmut Öztürk, çocukluk yıllarını şöyle anlatır: “Hacı Bilal’in dört oğlu vardı. Bayram Hoca’yla da birlikte beş erkek olup, kardeş gibi büyüdük. Annem bizi nasıl yıkıyorsa onu da öyle yıkardı. Çok büyük emeği var. Hiçbir ayırım yapmadan birlikte büyüdük. Bayram Hocanın Sakarya’daki arkadaşları sayılıydı. Arkadaş edinme gibi bir durumu yoktu. Okuldan gelir kitaplara gömülür kafayı kaldırır okula giderdi. İkili ilişkileri pek yoktu. Babam bize nasıl davranıyorsa ne alıyorsa ona da almasına, aynı şekilde davranmasına rağmen ondaki yetimlik izleri hiçbir zaman üzerinden kalkmadı. Bu yüzden havalı bir çocukluğu ve gençliği yoktu. Daima kafası eğik hiç kimsenin işine karışmayan durumu vardı. Normal olağan bir çocukluk yaşadık. O yüzden farklı, özel olarak pek bir anımız yok. Biz 1966 senesinde babamızın yanında yardımcı olmak için ticarete atıldık. O okumaya devam etti. O yüzden sadece sabah kahvaltıda ve akşam yemeklerinde birlikte oluyorduk. Sonra oturup ders çalışırdı. “Kütüphane mi olacaksın” derdik, gerçekten kütüphane oldu. Eşiyle Kâniye halası vasıtasıyla tanıştırıldı ve evlendi. Çok iyi geçim sağladılar, evlilikleri oldukça sağlamdı.”[8]

1971 yılında Adapazarı’nda askere gitmeden önce Fatma Hanım’la 19 yaşında evlenmiştir. Üniversiteyi bitirmeye yakın Mahmut Ustaosmanoğlu’na mektup yazarak mezun olduktan sonra ne yapması konusunda danışır ve bu görüşme sonunda İstanbul’a gelmesi tavsiyesine uyar. Bir süre küçük bir pazarda vekil imamlık yaptıktan sonra 1978-85 yılları arasında Şehzadebaşı Damat İbrahim Paşa Camii’nde kadrolu olarak göreve başlar. Görevini, lojmanı olmayan camisine Fener’de oturduğu evinden yürüyerek sabah namazında gidip yatsı namazından sonra dönerek yapmıştır. Bu esnada 30 yaşında çektiği yokluğa rağmen marul ekmek yiyerek hafızlığını da bitirmiştir.[9]

1985 yılında tayinini istemesi üzerine İstanbul Karagümrük’teki Draman Kara Ali Camii’nde görevine devam edip oradan emekli olmayı amaçlamasına rağmen 28 Şubat sürecinin etkisiyle 2000’li yıllarda tayini çıkarılması üzerine Arnavutköy Hacımaçlı köyünde görevine devam eder. Ardından sınava girerek tekrar tayinini istemiş ve 2001’de Küçükköy’deki Mevlana Camii’nde bir yıl kadar görev yapıp 2002’de emekli olmuştur.[10]

Ayşe, Mahmut, Hümeyra olmak üzere üç çocuğu ve Betül, Metin Ali, Kevser Nur (Ayşe); Bayram Ali, Mehmet Ali (Mahmut); Muharrem Ali (Hümeyra) olmak üzere altı torunu vardır.[11]

Çocukluğunda başlayıp ilkokuldan bu yana sürekli kitap biriktirmiştir. Evlilik takılarını bile kitap almak için satmaktan çekinmez. Annesi babası olmadan büyüdüğü için “Kürsüde kükreyen sokakta kedi gibi olan” tabiri insanlar tarafından atfedilen lakabıdır. Üzerinde hep hakirliği, ezikliğini hissetmiştir.[12]

Bayram Ali Öztürk, 3 Eylül 2006 Pazar sabahı 07.30’da İsmailağa Camii’nde verdiği vaazın ardından dua ederken, hala kesin olarak belirtilmeyen bir sebeple Mustafa Erdal adlı kişi tarafından kalbinden bıçaklanarak şehid edilmiştir.

Yaklaşık elli bin kişilik cemaatle Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Sakızağacı mezarlığına defnedilmiştir.[13]

B. TAHSİL HAYATI

İlkokul ve liseyi Sakarya’da okuyup, İmam-Hatip lisesini ise dışarıdan bitirir. Mezun olduktan sonra Adapazarı Kuruçeşme köyünde vekil imamlık yapar. Evlendikten sonra 1973 yılında Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsü’nü kazanarak üniversiteye başlar ve 1978’de mezun olur.[14]

Ahmet Vanlıoğlu, Ruhi Özcan, Sadrettin Yüksel, Halil Günenç, Mehmet Savaş, Mehmet Tavaslıoğlu, İsmail Cerrahoğlu, M. Tayyib Okiç, Mahmut Ustaosmanoğlu gibi okul ve okul hayatı dışında değerli hocalardan ders almıştır. Okul arkadaşları; Faruk Beşer, Mehmet Ali Şahin gibi değerli hocalarımızdır.[15]

Okulda tefsir hadis okumasının yanı sıra kendi okumaları fıkıh üzerinedir. Tasavvufa yönelince ise İmam Rabbânî’nin Mektûbât’ını merkeze almış ve bu yönde okumaları ve çalışmaları olmuştur. Türkçe ve yabancı dillerde okumadığı türde kitap yoktur. Tefsir, hadis, tasavvuf, akaid, fıkıh gibi dini eserlerin yanında; felsefe, psikoloji, sosyoloji, mantık, coğrafya, edebiyat, tarih gibi alanlarda da kitapları mevcuttur. Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca, Osmanlı Türkçesi ve kısmen Almanca bilmektedir. Yirmi sekiz bin cilt kitabın yer aldığı oldukça kapsamlı bir kütüphaneye sahiptir.[16]

Kütüphanesini arşiv sistemi şeklinde, alanların farklılığına göre düzenler, istediği kitabı mutlaka alır, kitabı 70°lik açıyla tutup “kız çeyizi gibi davranın” diyerek kendisi de haftada iki kere bakımlarını yapmıştır. Ayrıca neyi, nerede bulabileceklerini araştıran hoca ve öğrencilerin de müracaat kaynağı olmuş, üniversitelerden hocaların da gelip bu değerli kütüphaneden istifade ettiği olurdu. Kitaplara ait bilgisi; kitapların neşrediliş tarihi, konuların hangi sayfalarda bulunabileceği, kitabı hangi yayınevinin bastığına dair detaylı ve sistemlidir. Yabancı isimleri hiç unutmaz, okuduğu kitabın ilk seferde ¾’ünü ikinci okuyuşunda ise tamamını nakledebileceği hafıza ve yeteneğe sahiptir. Aynısından iki tane olması şartıyla kitaplarını hediye etmeyi de sever.[17]

Hacı Bilal’in oğlu Mahmut Öztürk, Bayram Hoca’mızın kitaba olan düşkünlüğünü şu anısıyla anlatır: Okulu bitirmeden önce bir gün telefon açtı ve bize: “Burada bir kütüphane var, sahibi de vefat etti. Bana para gönderin de bu kütüphaneyi alayım” dedi. Bizde yolladık ve kütüphaneyi aldı. Aradan bir iki ay geçtikten sonra geri dönmesi için arabayla biraderi gönderdik. Arabanın üzerinde bir somya yatak ve mutfak gereçleri olan bir koli vardı. Geri kalan hepsi yaklaşık beş ton kitap kolisiyle doluydu. Bir meseleyi söylediği zaman kitabın ismini ve sayfasını verirdi. Babamdan birlikte harçlık alırdık. Biz parayı ıvır zıvırla (boş şeylerle) bitirirdik o ise kitap alırdı.”[18]

Hocası Mahmut Ustaosmanoğlu Efendiyle tanışması şöyle olur: Hacı Bilal Efendi Adapazarı’ndan İstanbul’a Mahmut Efendi’nin elini öpsün diye, Bayram Hoca’yı onun sohbetine getirir. Mahmut Efendi başını okşar ve “Bu çocuk büyüyecek ve İsmailağa’da Mektûbât okuyacak” der. Asıl intisabı ise üniversiteden mezun olduktan sonra Mahmut Efendi’nin isteği doğrultusunda 1978 yılında İstanbul’a yerleşmesi ve sil baştan medrese eğitimine başlaması ile olmuştur.[19]

İstanbul’a geldikten sonra İsmailağa Kur’an kursu’nda da dersler verir. Mektûbât’ı Arapçadan tercümelerle çok iyi şerh edip, anlaşılır düzeyde olmasını hedef alarak dersler yapar. En büyük hizmeti 1990’lı yıllardan sonra bildiklerini insanlara aktarmasıdır. Hem medrese hem de üniversite mezunu olduğu için edebî ağırlıklı olan mektupları en iyi şerh edebilecek kişilerden birisidir. O mektubun bugüne verdiği mesajları çözebilmek için biçilmiş bir kaftandır.”[20]

Osmanlı hayranı olan ve hürmette kusur etmeyen Bayram Hoca, Tefsir-Hadis bölümü mezunu olarak, lisans tezini Osmanlı âlimlerinden birçok ilim alanında eserler telif eden “Girit’li Sırrı Paşa ve Tefsir İlmindeki Yeri” konusuyla yapmıştır. Tezinde Sırrı Paşa’nın hayatını ve tefsir metodunu ele alan Bayram Hoca konuyu seçme sebebinin mahiyetini önsözünde şöyle açıklar:

“Bizler, gerçek hayat düzenini insanoğluna bahşeden bir dinin mümessilleri, her türlü takdiri ihraz etmiş olan bir milletin torunlarıyız. Ecdadımız ilmin inkişafı için camilerin kandil islerini mürekkep, zeytinyağı kandilini ışık olarak kullanırken, bizlerin onların yüce şahsiyetlerine ve asırlara hükmeden eserlerine yabancı kalmamız çok hazindir. Geçen günler geri gelmez, geçen geçmiştir, zararın neresinden dönülse kardır. Şu uyanma devresinde, onların dünyasındaki benliğimizi tekrar elde edebilmemiz için, onların yürüdüğü yolda yürümekten başka çıkar yolumuz yoktur. O yol da Kur’an ve Sünnet yoludur.

Hakkında çalışmaya karar verdiğim Sırrı-î Giridî de bu zümreden büyük bir zattır. İlmî gayret ve idari faaliyetleri ile her türlü tebcile layık görülen bu büyük şahsiyetin, ulemanın ihtilâfına medâr olmuş bazı meseleler hakkında –istivâ meselesi gibi- derin tahlil, tenkit ve tetkikleri mevcut olup, incelemeye değer hususlardır. Esasen bu mevzuyu tercih ile inceleme ba’is olan sebep de budur.”

Yeterli birikime ve kabiliyete sahip olmasına rağmen Bayram Hoca kitap yazmamasını şöyle açıklıyor: “Oradan buradan toplayıp, içinde kendine ait tek bir bilgi olmayan, sadece para kazanmak için çıkarılan kitaplar mevcut. Sırf para kazanmak için kitap yazılmaz, ayrıca Efendi Hazretleri varken benim kitap yazmam edebe aykırı olur.”[21]

Bu düşünceleri doğrultusunda bireysel kitap yazmamıştır. Ancak arkadaşlarıyla ortak yazdığı iki kitabı bulunmaktadır:

Faruk Beşer, Bayram Ali Öztürk, Selahaddin Yıldırım, Hanımlara Özel İlmihal
Bayram Ali Öztürk, Selahaddin Yıldırım, Kadınlarla İlgili Kırk Hadis Şerhi ve Fetvalar
C. ASKERLİK HAYATI

2 Mart 1981 tarihinde askerliğini Burdur’da yedek subay olarak 4 ay yapmıştır. Terhis tarihi ise 2 Temmuz 1981’dir.[22]

Askerlik hayatına dair anıları, yoğunluğundan dolayı ailesiyle günlük hayata dair sohbet etmeye vakit bulamadığı için mevcut değildir.

II. SOSYAL HAYATINA DAİR BİLGİLER

Ailesinin Bayram Hoca’nın sosyal yaşantısı, ilişkisine dair aktardığı bilgiler şu şekildedir:

A. ÇEVRESİYLE GÜNLÜK HAYATI

Oğlu Mahmut Öztürk, vaktini nasıl geçirdiğine dair şöyle söyler: “Babamın hiç boş vakti olmazdı. Eğer vakit bulursa da kütüphaneden çıkar Sultanahmet’te kitapçıları gezerdi. Bir de sıla-i rahim yapar akrabalarını ziyaret ederdi. Sakarya’da annesini amcasını ziyaret eder, kalmadan gelirdi. Tatile gitmezdi. Bir kere ben 15-16 yaşlarındayken Armutlu kaplıcalarına gitmiştik, ayrıca umre ve hacca gitti. Onun tatili kitap okumaktı. Namaz ve sohbet vakitleri dışında evde olduğu her vakti kütüphanede geçiriyordu. Çocukluğundan beri öyleymiş, hiç değişmedi. Namazı kıldırır gelir hemen kütüphaneye inerdi.”

Yolda kedi gibi sessiz sakin yürür, kürsüde ise aslan gibi kükreyip, vaazlarını coşkulu bir şekilde yapardı.[23] “İmamlar peygamber varisleridir” diyerek, mesleğini de severek icra etti.[24]

Titiz ve temizliğine çok dikkat eder her gün yıkanırdı. Abdestsiz toprağa basmaz, gözünü açar açmaz abdest alma alışkanlığına sahipti.[25]

Her şeyiyle bereketli olan Bayram Ali Hoca bir ayakkabıyı altı yedi yıl, kıyafetlerini de değiştirmez uzun süre giyerdi.[26] Sakalı, kıyafetleri her zaman düzgün olur, kuaförde sakalına fön çekilince “beni cici ettiler” derdi.[27] Kırmızı rengi sevmez, genelde açık renkler tercih ederdi.[28] Müslümanları, karşısındaki eleştirmesin, nefret etmesin diye temiz giyinirdi.[29]

Porfiria, şeker, hiper tansiyon başta olmak üzere çok hastalıkları vardı. Porfiria ve şeker hastalıklarının diyetleri zıt olduğundan bir yemeğe, biri izin verse diğeri vermiyor, bu yüzden yemek konusunda çok sıkıntı çekiyordu. Son zamanlarında şeker hastalığından dolayı vücudunda yaralar çıkmıştı. Bu yüzden bazen sohbetlerinde rahatsızlandığı oluyordu. Aslında 1995’ten önce çok sağlıklıydı. Son zamanlarına doğru 2002-3 yıllarında hastalıkları iyice artmaya başladı.[30] 1995’teki hastalığından dolayı yirmi yedi kilolara kadar düşmüştü. Üç hastalık birden ve gözleri de bozulmaya başlayınca sinir sistemi yıprandı. Çok sabırlı, kimseyi kırmamaya ve azarlamamaya dikkat etmesine rağmen biraz daha sert bir insan oldu. Günde üç dört saat uyuyup hep kitap okuduğundan hastalanınca biraz daha istirahat etmesi gerekti. Yine de “Kitaplar benim ailem, çocuklarım” diyerek okumaya devam etti.[31]

Yemeğe her zaman besmeleyle başlar, yavaş ve düşünerek yer; hazır yemek tarzı şeyleri yemezdi. Hastalıklarından dolayı çok sevdiği tatlıyı yiyemez genelde elma, peynir yer; süt içerdi.[32]

Fener’de otururken aldığı kömürleri, işçilere para vermeyip kitap alabilmek için beşinci kata kendi sırtında taşımıştır. Niye böyle yaptın dediklerinde ise “O kitabı almam gerekiyordu, o yüzden kendim taşıdım demiştir.” 1995’e kadar da kendi kömürünü kendisi taşımıştır. (Kömürlük o zamanlar çatıdaymış)[33]

Her gün eve Milli Gazete, Zaman, Vakit gibi yedi tane gazete gelir dünyadaki olayları çok iyi takip ederdi.[34] Başkasının derdiyle dertlenir, gündemini onlar belirlerdi. Sırbistan- Bosna savaşında çok sıkıntılıydı. “Kardeşlerimiz orada yiyecek bir şey bulamaz, sıkıntı çekerken biz bunları yiyemeyiz” derdi. Son zamanlarında Filistin ve Lübnan savaşları için aynı şeyleri hissettiğinden iştahı kaçıyor, yemek yiyemiyordu. Sırbistan savaşına denk gelen bir umresini sadece hurma ve zemzem yiyerek geçirmiştir. Dönüşünde ise porfiria hastalığına yakalanır.[35]

Kadınlardan danışmak isteyenlerle konuşur, eşlerini şikâyet edenlerin aralarında hakemlik yapmıştır.[36]

Her zaman tedbirli ve temkinli olmasının yanında Allah’a karşı tevekkülü de tamdır. Şehit olmasından iki üç ay önce şehir dışına sohbetlere konjektür müsait olmadığı için gitmesini istemediğini ifade edip bazı uyarı ve isteklerde bulunan oğluna demiştir ki: “Sen işine bak Allah emretmedikçe yaprak kımıldamaz.”[37]

Çocukları çok sever, onlara vermek için cebinde hep şeker bulundururdu. Kendisi hem yetim hem de öksüz büyüdüğü için yetimleri de en iyi anlayacak kişilerdendi. Onlara sürekli üzülür, korur gözetirdi. [38]

Cemaat olarak herkese açıktı, hiç birini dışlamazdı. Siyasî olarak ise Necmettin Erbakan’ı beğenirdi. “Önemli olan bizim başımızdaki insanın beş vakit namaz kılması değil, Müslümanlara sunduğu imkânlardır”, derdi.[39] Açık bir şekilde parti belirtmez, Kur’an’a uygun olarak düşündüğünü seçerdi. Siyasetten ziyade ilmî yönde faaliyetleri vardı. Siyasete yönelik teklifler de geldi ama kabul etmemiştir.[40]

Fakir zengin diye ayırt etmez, ama cemaat arasında fakirlerin hocası olarak tanınır.[41] Zenginler veya çevreden insanlar ona bir emanet verdiklerinde mutlaka yerine ulaştırır. Vefatından sonra açılan sandığında bütün emanetler yazılı bir şekilde kaydedilmiş görülünce yerlerine ulaştırılmıştır.[42]

Bazen şöyle dediği olurdu: “Beni riyakâr ve kibirli zenginler, kendisi kibirli olup konuşmalarımın dokunduğu hocalar, makam mevki sahibi bir takım zevat beni sevmez. Çünkü benim anlattıklarımla onların amelleri arasında dağlar kadar fark var.”[43]

Sert mizacı yoktu ancak İslâm’a leke geleceğini düşündüğü durumlarda gördüğü hatalara göz yummazdı.[44] Yumuşak, dürüst, emin, sözünü tutan, davete icabet eden (riskliyse gitmezdi) yönleriyle her kesim onu sever. “Beni düğünlere derneklere çağırmayın, dertlilerin ağlayanların yanına götürün” derdi.[45]

Gideceği yere genelde yürüyerek gider veya otobüse binerdi. Yolda dik ve seri yürürdü.[46]

Her işini kendi yapar kimseye minnet etmez, bugünün işini yarına bırakmazdı.[47] Yorulunca mehter marşıyla motive olur, galeyana gelir, coşardı. Hastanede yattığı, çok ağrılar çektiğinde motive olmak için mehter marşını söylerdi.[48]

Telefonu, kredi kartı ve bilgisayarı yoktu, kullanmazdı.[49]

Efendi Hazretlerine bir isteği olup olmadığını sorduğunda “Paradan uzak dur”, öğüdüne uyarak, paraya pula düşkün olmayıp hep uzak durur.[50]

Bayram Hoca insanlardan çıkarı doğrultusunda hiçbir zaman para istemez. Ona kendi istekleri doğrultusunda fetva vermek kaydı ile önemli paralar teklif ettiler ancak hiçbirini kabul etmez. Bayram Hoca kendisine edilen bir teklifi şöyle anlatır: “Beni yemekli bir toplantıya davet ettiler. O toplantıya onların tabiriyle kalburüstü kimseler katılmıştı. Benden bir konu ile ilgili fetva vermemi istediler. İstedikleri doğrultuda vereceğim fetva karşılığında bana ve hizmetlerime büyük nakdi yardımlar yapacaklarını söylediler.” Bayram Hoca toplantıyı terk eder ve arkadaşına: “İmanımızı para ile satın alacaklarını sandılar” der.[51]

Arada pikniğe falan gidelim denilse dersim var, işim var der gelmezdi. Bazen kaçamak götürüldüğünde, orada da boş durmaz, Mektûbâtını alır belli bir saat erkeklere, bayanlara ders anlatırdı. Denize girelim denildiğinde “Beni kitapla baş başa bırakın elli yıl hiç durmadan kitap okusam bıkmam” derdi.[52]

B. DİNİ HAYATI

Sünnete bağlılığı oldukça kuvvetliydi, teheccüt namazlarını kaçırmadan kılardı. Gece teheccüt namazına kalktığında pijamayla hemen iki rekât kılıp yatayım düşüncesiyle geçiştirmez, merasime gidecekmiş gibi özenle cübbesini, şalvarını, sarığını bembeyaz giyer, sakallarını tarar o şekilde namazını kılardı.[53] 63 yaşından sonra yaşamayı edepsizlik olarak görürdü.[54]

Allah’a, peygambere itaat edenlere, İslâm’a hizmet edenlere o da hürmet ve hizmet eder, “Osmanlı’ya küfredenin dininden şüphe ederim” derdi.[55]

Lisede “Allah’ım bana güzel ses ve ilim ver” diye dua eder, böylelikle sesi gür ve güzel olduğu için Kur’an okumaya önem verir. Hafızlık dersi de almıştır. Her sabah namazından sonra günde bir cüz Kur’an okur, o gün okuyamadığı zaman akşama mutlaka okurdu. [56]

Sık sık kabir ziyaretlerine gider özellikle Edirnekapı mezarlığında Ali Haydar Efendi, Hasbi ve Hızır Hoca’ları, ayrıca Mehmet Akif Ersoy’u, Ömer Nasuhi Bilmen’i bazen de Sakarya’da babasının mezarını ziyaret ederdi. Ankara’ya gittiğinde de ilk uğradığı yer Hacı Bayram-ı Veli Hz.’nin türbesidir. Talebelerine bazen şöyle dediği olurdu: “Anlamadığınız takıldığınız yerlerde gidin Fatih Sultan Mehmet’ten himmet isteyin” aynı şekilde talebeleri de zaman zaman Bayram hocayı türbede elinde kitabıyla görmüşlerdir.[57]

Sadaka vermesini oğlu Mahmut Öztürk şu şekilde anlatır: Bizden habersiz sadaka vererek düzenli ilgilendiği fakir aile ve talebeleri vardı. Şehit olduktan sonra bazı ablalar gelip “Biz şimdi ne yapacağız, bize Bayram hoca bakıyordu, her ay belli bir miktar veriyordu”, demişlerdi. Şehit olduktan sonra o ablaların gelmesiyle haberimiz oldu.[58]

Rızık endişesi hiç olmazdı. 1986 yılında babasından kalan topraklar satılmış Bayram Hoca da İstanbul’dan bir emlakçının yardımıyla iki arsa satın almış (2001-2002). Birinin park ve bahçelerden istimlâk olmasıyla babadan ayrı olan kız kardeşleri “hiçbir şeyin yok bir de babadan kalan bu yerleri hiç araştırmadan gittin aldın buralarda istimlâk oldu” diye sitem ediyorlar. Bayram Hoca ise “Ben o arsayı alırken Allah bilmiyor muydu oraların park ve bahçe olacağını, rızkım bu kadarmış ne yapayım” diyor. İkinci aldığı arsanın cadde üzerinde kalmasıyla kıymetli bir yer oluyor. Yine aynı kişiler (2004-2005) “Hoca’m biz sana verelim de bize de arsa al” diyorlar. [59]

İslâm’ın geleceği ile ilgili sağlam adamlar, hocalar yetişsin ister. İyi bir hoca olmak amacıyla medreseye giden öğrencilerine “Önce adam olun, hoca olursunuz ama adam olamazsınız” öğüdünde bulunur.[60]

Sık sık cemaatin ileri gelenleri tarafından hacca ve umreye götürülürdü. İlk haccını edebinden sadece zemzem ve hurma yiyerek tamamlamıştı. En son 2005’te umreye gitmiştir. Sohbetlerindeki ağlayış ve yakarışlar orda başlamıştı, gönlünü açarak sohbet etmeye devam etti.[61]

Mekke ve Medine’de de ibadet ve kitapla meşgul olurdu. “Beni kimse dünya işleri ile meşgul etmesin” derdi. İnsanlar bazen alışverişe giderdi. Bayram Hoca’da fırsat buldukça kitap satan dükkân arardı. Oralarda her uğradığımız kitapçıdan onlarca kitap almadan çıktığını görmedim. Dönüşümüzde kafilede olanların yüklerinde hurma, battaniye, elektronik eşya, giyime kadar her şey vardı. Bayram Hoca’da ise kitap, zemzem ve birazda hurma.[62]

Tatile çıkmadan son Mektûbât dersi bitiminde Bayram Hoca öğrencisine: “Sana bir soru, Hz. Mevlana nerde yatıyor?” deyince öğrencisi: “Malum Hoca’m Konya’da meftun” deyince “Yok, yanlış biliyorsun. Hazreti Mevlana burada yatıyor” deyip kalbini göstererek Mevlana’nın şu beytini okumuştur:
Vefatımdan sonra beni yerde arama,
Vefatımdan sonra benim kabrim ariflerin gönlüdür.[63]

C. EĞİTİME VERDİĞİ ÖNEM

Meşhur Pazar sohbetlerini Yavuz Selim Camii’nde “Mektubat okumaları” şeklinde gerçekleştirir. 28 Şubat sürecinden sonra ise sohbetler İsmailağa Camii’nde devam eder.[64]

Sohbetlerini hafız olduğu halde neden tercüme, ayet, hadis şeklinde sakin değil de; celalli, hiddetli yaptığı sorulduğunda “Ben sohbet etmiyorum orada cihad ediyorum, Rasulullah’ın kılıcı burada” diyerek insanlara ilim aktarmanın, irşadın önemini belirtir. Malezya’da bir üniversitenin kurulmasında görev verilmek istenmesine rağmen kabul etmeyip Mahmut Efendi’nin isteği üzerine İstanbul’da talebe okutur. Ailenin de Mahmut Efendi’ye bağlılığındaki aracı Bayram Hoca’dır. Onun önderliğinde cemaate dâhil olmuşlardır.[65]

Bir gün Pazar sohbetinden sonra genç çocuklar gelip Bayram Hoca’ya “Hoca’m biz Tekirdağ’dan maddi durumumuz kötü olmasına rağmen geldik” demeleri üzerine Bayram Hoca da “Haftaya siz gelmeyin ben geleyim” demiş ve diğer hafta şahadetinden bir hafta önce Miraç kandilinin gündüzü gitmiştir.[66] Böylelikle talebelerin tutumuna göre tavrını belirlerdi. Çalışkan, azimli veya pasif, tutarsızlarla ona göre konuşurdu.[67]

“Allah-u Teâlâ bana cennete gir derse bakacağım kapıdan kitap var mı, kitap varsa gireceğim, yoksa girmeyeceğim” sözüyle kitap sevgisini mecazen anlatır, “Sevdiğin bir şey için ölmüyorsan sahte sevgidir. Onun için uğraşma” derdi.[68]

Hiç boş yatmaz, yorulunca uyurdu ama gözünü açar açmaz abdest alır işiyle ilgilenir. Günde bin sayfa kitap okumayı hedefler, mutlaka bir cüz Kur’an okurdu.”[69]

Ona maddi manevi yüksek mevkiler teklif edilmesine karşın adam yetiştirmenin çok önemli olduğunu söylüyor ve depolarda, atölyelerde insanlara, talebelerine ders okutuyordu.[70]

Sohbete, derslere gitmeden önce mutlaka evde tekrar eder, öğrenciler derse geç kalınca da çok kızardı. Oldukça disiplinli, dakik bir insandı. Lafını esirgemez, kimseden çekinmezdi. Son zamanlarında ise sohbetlerinde alışık olunmayan tarzda duygusaldı. Vasiyet eder gibi konuşmasının yanında sık söylediği sözlerinden biri de “Sana taş atana sen ekmek at” vasiyetidir.[71]

Hafız çocuklara –şitt lan buraya gel – tarzında edepsizce hitap edilmesine çok kızar Allah’ın kelamını taşıdıklarının hürmetine saygılı olunmasını tavsiye ederdi.[72]

Özellikle edebiyata, Arap diline, divan edebiyatına ve şiir ezberlemeye önem verir, vaazlarında okurdu.[73]

Çalışma olarak hep istediği düşüncesi: “ Şöyle büyük bir kütüphanem olsun, yanımda çalışan elemanlarım ve hocalarım olsun, fetvalar çıkaralım, hizmet edelim, kapalı durmayalım, akarsu gibi olup açılalım.”dır. Hiç boş durmayıp sürekli vaazlar vermesine rağmen “Dünyada pek bir şey yapamadım ama ahirette çok şeyler anlatacağım”, derdi.[74]

Eğitime verdiği öneme dair sözleri:

Bir anne babanın çocuğuna, bir eğitimcinin, hocanın talebesine vereceği en kıymetli eğitim en kıymetli ders insanın mesuliyet sahibi bir varlık olduğunu ona anlatmaktır. Dünyada en ağır şey mesuliyettir. Kaneviçe işler gibi işlenmelidir.[75]

İstişare edecek, danışacak adam olmayınca kendi yağımla kavrulmaktan başka çarem kalmadı, kendimi kitaplara verdim. Sen ilme varını yoğunu her şeyini feda etmediğin sürece ilim sana hiçbir şey vermez. Bu kadar nazlıdır.[76]

İlmin alternatifi yoktur. Suya benzer varsa hayat vardır, yoksa hayat yoktur.[77]

D. ÖZEL AİLEVİ HAYATI

Eşine “Cennete sensiz girmem” deyip, küçüklüğünden beri aile sevgisine hasretlik çektiğinden, dizine yatar “Beni sev” derdi. Eşiyse “Ona çocuk gibi bakardım” demiştir.[78] Eşine karşı çok anlayışlıdır. Rahatsızlığı olmasına rağmen herkesi kendi psikolojisiyle değerlendirmeyi biliyordu. Gece 3’te bile olsa eşinin hastalığından dolayı dışarı çıkarıp gezdirdiği olurdu.[79]

Çocukları çok severdi. Namaz kılarken odaya kimsenin girmesine müsaade etmezken torunları girdiğinde bir şey demez, önünden geçtikleri bile olurdu. Onları çok sever, yalayarak öperdi. Kendisi gibi yetim olduğu için gelinine de özel değer verir, “cici kızım” diye severdi. [80]

Evde kimseyi rahatsız etmemek için parmak uçlarında yürürdü.[81]

Kimsenin hatasını yüzüne vurmaz, onu idare ederdi. Çevresine sürekli sohbet, vaaz, dersler verirdi. Çevresindeki hırslı, fazla borçlu kişilere: Azıcık aşım ağrısız başım, oğluna da “Oğlum imzayla iş yapma, paran varsa yap, yoksa yapma” der.[82]

2004 yılı ramazan ayında sürekli oğluna teravihlerde “İsmailağa’ya git, Mahmut Efendi’yi gör, gözün bir Allah dostu fotoğrafı çeksin, bu sana dünya ve ahirette en çok yarayacak olan şeydir” tavsiyesinde bulunur. 1 Eylül 2006’da Mahmut Efendi’yle görüşmeleri olmuş ve Mahmut Efendi Bayram Hoca’ya: “Sen İstanbul’un güneşisin.” demesinden dolayı çok mutlu olmuştur.[83]

Hayatında en çok önem verdiği ayrıntılar kitapları ve Mahmut Efendi’ye duyduğu sevgisidir. En severek okuduğu kitap olan Kur’an-ı Kerim’i, her gün okumuştur. 1999 depremi olduğunda teheccüt namazı için abdest alıp kütüphaneye geçti ve yüksek sesle yasin-i şerif okudu. “Kur’an neyi emrediyorsa ben onu yapmaya çalışıyorum, kafama göre hareket etmiyorum.” derdi.[84]

Son sohbetini dinleyenlerle ellerini açarak hep şahadeti istemiş, “Dedeler bedel verdi, bizim de bedel vermemizi nasip eyle Ya Rabbi!” diyerek bedeli de kanıyla ödemiştir.[85]

İnsanlar arasında sürekli kütüphanesiyle ilgilenmesi, kitap okuması ve Mektûbât dersleriyle meşhur olduğu için “ayaklı kütüphane” lakabını alır. Evinin telefonları hiç susmaz, sürekli insanlar soru sorar, danışırlardı. Danışanlardan on dakika sonra tekrar aramalarını ister, aşağı kitaplara bakar cevabını söylerdi. Bildiği soruları bile yine de kitaplara bakarak cevaplamıştır.[86]

Kürsüde neden bu kadar sert konuştuğu sorulduğunda, “Ben bir kişi için konuşuyorum, anlattıklarımı bir kişi anlasın o bana yeter ve muhtemelen o da kadınlardan çıkacak” der.[87]

Çevresine karşı sert ve celalli bir yapısı olmasının yanında esprili ve şakalar yapmayı sever. Yoldan geçenlere takılır, espri maksadıyla manalı konuşurdu. İnsanlar kürsüde yanına gitmeye korkarlardı ama aslında bambaşka bir insandır. “Hayatta en çok korktuğum şey birinin kalbini kırmaktır. Kâbe’yi yık ama gönül yıkma” düşüncesiyle öfkesi bile farklıydı.[88]

Çevresine verdiği öğüt sürekli “Adam olun, okuyun bu yolda devam edin” sözüydü. “Şehitlik” ise sık sık dillendirdiği kavramdı.[89]

Abidin Bozyiğitbaşı Bayram Hoca’yla yaşadığı kitap anısını şöyle aktarır: Bir gün bana telefon açtı, “Sultanahmet’te bir kitap var onu al, gel” dedi. Ne kadardır diye soramadım. Gittim kitabı aldım getirdim. Yeni baba olan bir adamın kucağına çocuğunu vermiş gibi aldı, baktı baktı kitaba ve “Tamam oğlum, bunu ister zekâta ister fitreye ya da borca neye sayarsan say” dedi. 2005’te umreye gittiğimizde kalan riyaller vardı, bir daha gidersem kullanırım diye Hoca’m onları kütüphanede bir yere koymuş. Eşi o parayı almış ve beni çağırıp “Bu Bayram Hoca’nın kalan umre parası, sen de bunu umreye, hacca gittiğinde rahat rahat harca” dedi. Aldım parayı saydım, tam o aldığım kitabın değerindeydi. Neye sayarsan say demişti, ben hiçbir şeye saymamıştım öyle bırakmıştım. Giderken bıraktığı o riyaller kitabın borcu olarak bana geri geldi.[90]

“Ben öldükten sonra arkamdan mehter marşı çalmalarını isterim” derdi. Bizde mehter çalalım mı çalmayalım mı diye muallâkta kalmıştık. Bir âlim der ki “Ben öldüğümde eğer şeker dağıtılırsa bilin ki şahadet üzere gittim.” Bayram Hoca da vefat ettiğinde bu şekilde yapılmasını istemişti. Biz de bayram havası gibi cenazesinde şeker dağıttık. “Âlimin mürekkebi şehidin kanından ağır basacak” demişti sohbetinde. Bayram Hoca’mın kanı da var mürekkebi de var Mevla’m istediğini tartsın.[91]

[1] Çalışmanın buradan başlayıp “Bayram hocanın fikir dünyasından” kısmına kadar olan bölümü “Emine ERGÜN”ün “Bayram Ali Öztürk’ün hayatı ve Tasavvufî Görüşleri” (Ankara 2012) isimli tezinden alınmıştır.

[2] Aktaran: Mahmut Öztürk (amcasının oğlu)

[3] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[4] Akt: Mahmut Öztürk (amcasının oğlu)

[5] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[6] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[7] Akt: Kâniye Öztürk

[8] Akt: Mahmut Öztürk (amcasının oğlu)

[9] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[10] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[11] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[12] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[13] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[14] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[15] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[16] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[17] Akt: Ahmet Maltaş (damadı)

[18] Akt: Mahmut Öztürk (amcasının oğlu)

[19] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[20] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[21] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[22] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[23] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[24] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[25] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[26] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[27] Akt: Elif Öztürk (gelini)

[28] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[29] Akt: Ahmet Maltaş (damadı)

[30] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[31] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[32] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[33] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[34] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[35] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[36] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[37] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[38]Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[39] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[40] Akt: Ahmet Maltaş (damadı)

[41] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[42] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[43] Abidin Bozyiğitbaşı, “Bu Çelik Yelek Benim Şehadetimi, Rabbime Kavuşmamı Engelliyor”, Beyan Dergisi, Bayram Hoca özel sayısı, Eylül 2007, s.10.

[44] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[45] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[46] Akt: Ahmet Maltaş (damadı)

[47] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[48] Akt: Ahmet Maltaş

[49] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[50] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[51] Koyuncuların Şeyhi İsmet Efendi, “Para İle İmanımı Satın Almaya Çalıştılar”, Beyan Dergisi, Bayram Hoca özel sayısı, Eylül 2007, s.21.

[52] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[53] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[54] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[55] Akt: Ahmet Maltaş (damadı)

[56] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[57] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[58] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[59] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[60] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[61] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[62] Terzi Ahmet Efendi, “Ahmet Beni Götürecekler”, Beyan Dergisi, Bayram Hoca özel sayısı, Eylül 2007, s.16.

[63] Ahmet Özen, “Artık Nereye Geliyorsunuz? Ömür Bitti Ömür”, Beyan Dergisi, Bayram Hoca özel sayısı, Eylül 2007, s.29.

[64] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[65] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[66] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[67] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[68] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[69] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[70] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[71] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[72] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[73] Akt: Ahmet Arpacı (talebesi)

[74] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[75] 2006 yılı Hanımlara Mektubat dersinden alıntıdır.

[76] 2006 yılı Hanımlara Mektubat dersinden alıntıdır.

[77] 2006 yılı Hanımlara Mektubat dersinden alıntıdır.

[78] Akt: Fatma Öztürk

[79] Akt: Elif Öztürk (gelini)

[80] Akt: Elif Öztürk (gelini)

[81] Akt: Ayşe Maltaş (kızı)

[82] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[83] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[84] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[85] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[86] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[87] Akt: Mahmut Öztürk (oğlu)

[88] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[89] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[90] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı

[91] Akt: Abidin Bozyiğitbaşı